4 Eylül 2008 Perşembe

el jardin de los morenos

denizi seven çocuk
yüzme bilmemesine gerekçe
o güzelim patiskayı yırtamam ki, der.

geceyi seven çocuğun dargınlığı
göz kapaklarıyla.

kekeme çocuğun nedeni basit
söylenecek o kadar çok şey var ki,
yetişemiyor dilim.

ben esmerdim hep,
güneşi sevdiğimi büyüyünce anladım.

26 Şubat 2008 Salı

şimdi ve burada



cinim gideli birkaç ay oluyor. biraz ben "git" dedim, biraz o"sıkıldım buo telden". kendimi avutmak için mi böyle söylüyorum, bilmiyorum. ama artık gerçeğimle baş başa kaldım. herkes gibi.

akşamları bitip tükenmeyen dipsiz sorular yok artık. dumurdan dumura uğratan hal tahayyülleri de... çok şey öğrenmiştim ama. kendi hakkımda, dünya hakkında, sorgulamadan öyleymiş gibi kabul ettiğim pek çok kavram hakkında. her şeyden önce aslında "olabileceklerin en iyisi" olan bir dünyada yaşıyor olmadığımı öğrendim. sen-ben-öteki gibi ayrımların kafamızda yarattığımız yapay ayrımlar olduğunu. sonra insan olan eşref-i mahlukatın ne kadar zavallı olduğunu:

düşünsenize, modern bilimin ve felsefenin üzerine inşa edildiği biricik savlardan birisi kant'a ait olan, zihnimizdeki zaman ve mekan kategorileriydi. ve görünen o ki bu doğrudur. doğrudur; çünkü zavallı biz insan-insanlar evreni açıklayabilmek için bir çapaya gereksinim duyarız. ekonomide döviz ya da faiz, futbolda ön libero, zihinde zaman ve mekan...

oysa cinimle geçirdiğim sayısız gecelerde anladım ki, bu evren sadece kendisini görmeye ayarlı gözlere göre her an yeniden kuruyor kendisini. gördüğümüz şey evrenin kendisi değil;ama evrenin bir görüngüsü. ona bakacak olan gözlerde ki ayarı değiştiremediğimiz sürece hep görüngünün teferruatlarıyla boğuşup duracağız. yani bir devin saç diplerinde yaşayan bitin saç ucuna kadar tırmanıp tanrının gözlerine bakmış olması bir masal. ya da iki boyutlu bir evren de günün birinde bir yele kapılarak havalanan ve diğer türdeşlerine yukarıdan bakan sefil geometrik terane de bir masal.

baktığımız yerden görebildiğimiz kadarıyla yetinmek zorundayız. o halde ötesini aramaktansa "şimdi ve burada" yla meşgul olmak en doğrusu. şimdi ve burada ne görüyoruz?şimdi ve burada ne görmek istiyoruz?

cinim burada olsaydı onunla türban konusunu konuşmam olanaksızdı. ona bu örtüyü ve yüklendiği anlamları anlatmak için seçeceğim tüm sözcükleri tek tek ve sabaha kadar açıklamak zorunda kalırdım. tıpkı emek ve sömürü konusunda olacağı gibi. sonunda o bana öyle bir açıklama yapardı ki, aramızdaki tanımlanamaz uzaklığı hayretler içinde fark eder, sabahlara kadar zihnimi kurcalayan yüzlerce soruyla baş başa kalırdım.

kendimle baş başa kalmak en doğrusu sanırım; sanırım cinim de bu yüzden gitti.
kendimle ve şimdi-burada'yla baş başayım. bu yeniden-buluşma beni mutlu ediyor.
bunun için cinime teşekkür borçluyum.

28 Eylül 2007 Cuma

"birbirimizi biraz yıprattık!"

böyle söyledi. elçin (artık ona adıyla hitap etmem gerktiği konusunda anlaştık), birbirimizi yıprattığımızı düşünüyor. sanırım elçin'i bir seyehatte bulup alıp getirmemin üzerinden yedi - sekiz yıl geçti. gerçi ben getirmemiştim. o peşimden gelmişti. ferhan abla onu gördüğüm gecenin ertesi gün, kahvaltı da sormuştu: ee, alıp götürecek misin onu anakara'na? afallamama aldırmadan devam etmişti: istersen alır götürürsün. ama istemesen de seninle gelip gelmemek onun kararıdır. peşinden gelebilir! böylelikle uzun süreli beraberliğimiz başladı. başlarda hayatımın en ortasında değildi. sonra ben bir gün evimi değiştirdim. sonra panku (tekirim) geldi eve. önce onunla kurduğu ilişki, ondan öğrendiği maddi hayata ilişkin veriler onu biraz daha cesaretlendirdi sonra giderek hergün bir fırsatını bulup hayatıma müdahale etmeye başladı. sonraki konuşmalarımızda, evi taşımamı kendisine karşı bir tavır olarak algıladığını anlattı. oysa ben evimi taşırken elçin'i çok da hesaba katmamıştım.

her neyse lafı uzatmayayım. ben bloga yazmaya başladıktan sonra gözle görülür bir biçimde didişmeye başladık. son konuşmamızda ben onun had safhada insansılaşmaya başladığını söylediğimde, bana yukarıdaki vecizi sarfetti: son günlerde birbirimiz biraz yıprattık sanıyorum. bir süre görüşmeyelim!

beklediğim bir tepki değildi; ama sanırım beni haklı çıkaran bir tepkiydi.

ezcümle, elçin'in evi -geçici bir süre de olsa- terk etmesi beni biraz mutsuz etti. umarım tez zamanda bu sorunun da altından kalkarız.

8 Ağustos 2007 Çarşamba

düalite :0


"benden, benim cinim, diye söz etmenden mutluluk duydum; ama onun cini, bunun cini dediğinde ne demek istediğini pek anlamıyorum."
işte yaptığımız son konuşmada finale yaklaşırken cinimin kurduğu cümle.

cinler ve insanlar üzerine konuşuyorduk. bugüne kadar cini olduğunu söyleyen üç kişiyle tanıştığımı söyledim ona. boş boş baktı. ona doğal geliyordu cinlerle insanların tanışması. aslında onun için cinler ve insanlar diye net tanımlar olmadığı için; zaten çok doğaldı onun halkıyla benim halkımın iç içe yaşaması. sorun da buradan çıktı zaten. kendisini asla doğa üstü, mistik, uhrevi bir şey gibi görmüyor cinim. (çünkü: doğa ne ki üstü olsun, mistik dediğin şey gözümü kapatınca burada olduğundan emin olamamak gibi bir şey mi?, uhrevi dediğin şey birilerin evi mi?, gibi nezih soruları var.)

bugüne kadar cini olduğunu söyleyen üç kişiyle karşılaştım. bunlardan iki tanesi yaşam biçimi olarak son derece müslüman insanlardı. cinlerini hiç görmemişler, ama seslerini duymuşlar ya da bir biçimde cinleri varlıklarından onları haberdar etmişti. üçüncü kişinin bildiğimiz anlamda bir dinsel angajmanı yoktu. kısa bir zaman içinde patenti kendisinde olan bir dinsel anlayışın tüm dünyaya egemen olacağına inanıyor, hatta iman ediyordu. onun da cin(ler)ini görmesi için bazı ritülleri yerine getirmesi gerekiyordu. gece yarısından sonra, yarı karanlık, tütsüler yanan bir odada... filan. ilk ikisine cinlerinin adı olup olmadığını sordum, boş boş baktılar. cinlerin adı olabileceğini hiç düşünmemişler. diğeri içinse cinleri sürekli ad değiştiriyordu: kendisinin ruh haline göre...

işte bunları anlattığımda cinim yukarıdaki cümleyi sarf etti. ne yani, dedim şimdi sen beni bırakıp bir başkasının cini olabilir misin yani? yanıt basitti; ama yanıt değildi: "sen, ben, başkası, cin... sen saçlarına bir başkasının saçı olup olmayacağını soruyor musun?" işte şimdi abarttın, dedim. saçlarım benim bir parçam ama az önce sen de söyledin ki sen benim olan bir şey değilsin, ayrı bir varlığın var. "ikimizin birlikte yaşayıp gitmesi için birinin diğerine sahip olması gerektiğini mi söylüyorsun?" hayır, dedim elbette öyle bir şey söylemiyorum, ama... sözümü kesti. "sana kendini tarif eder misin diye sorsam bana boyunu, saç ve göz rengini, kilonu filan anlatırsın değil mi?" evet. "kendine ilişkin tanımladığın son şeyi de geride bıraktığında geride hala 'ben' diye bir şeyden söz ediyor olacaksın ama." nereye varmaya çalışıyorsun, diye sordum. "kendini tanımlarken kullandığın tüm özelliklerinden arındığını düşündüğünde geriye kalan 'ben' kim acaba?" o-hoo, dedim bunun bu kadar ağır sonuçlara varması beni yorar ama... çok basit şeylerden konuşuyorduk.
"bazen çok sıkıcı oluyorsun" dedi. neyin basit olduğunu, neyin karmaşık olduğunu hep ben belirliyormuşum filan. oysa çok basit bir şeyden söz ediyormuş.

konuyu çok uzatmak istemedim. ilk kez bu kadar kendimize ilişkin konuşuyorduk ve konunun geldiği yer ya beni şizofren olarak tescil edecekti ya da varoluşsal bir cinliminli'lik haline terfi ettirecekti. her iki durum da benim için kabul edilmesi zor olacaktı.

13 Haziran 2007 Çarşamba

cinim tatile gitmek istiyor


tekirim, cinime benim tatile gidip kendisini eşe dosta emanet edişimden söz etmiş. tatilin ne olduğunu da pek güzel anlatmış: "tatil insanların evlerini dinlendirme zamanlarıdır; çünkü evler de yorulur. biz yoruluyoruz ya, onun gibi işte."

küsmek barışmak üzerine konuşuyorlarmış -yeni barıştılar ya-. tekirim bana küsüşlerini anlatmış. tabi bunun için önce küsme-barışma nedir ondan söz etmesi gerekmiş. küsmeyi geçen ayki durumları, barışmayı da şimdiki durumları olarak pek güzel özetlemiş. benim güzel cinim de onca lakırdı arasında tatile takmış kafasını.

ben tatile çıkıcam, diye geldi yanıma. evim dinlensin, dedi. olur, nereye gideceksin dedim. sen nereye gidiyordun, diye sordu. bir bir saydım gittiğim, gidemediğim ama hep gitmek istediğim yerleri... bana niçin o kadar uzaklara gittiğimi, hemen alt komşuda da kalabileceğimi söyledi, sonuçta ev yine dinlenir(miş). olmaz, dedim. eğer evim benim varlığımı yakınlarda hissederse dinlenemez, her an gelebilirim diye kendisini hazırda tutar, bu da onu yorar dedim.

gece bir ara yok oldu. sabaha karşı gelip dikildi başucumda. tatile gittim geldim ama evim hala yorgun, dedi. belki dedim, evini burada bırakmayı unutmuş, onu da alıp götürmüşsündür. biraz süzüldü, sonra benim evim neresi, diye sordu. kalbimi gösterdim, işte burası ve sen nereye gidersen git burası hep seninle olacak. bazı evler aslında hiç yorulmaz. buna çok sevindi, bütün sabahı evini nasıl döşemek istediğini dinleyerek geçirdim.

cinimin evi değil; ama bazen ben çok yoruluyorum :)

2 Mayıs 2007 Çarşamba

tekir ve cinim



tekir ve cinim yine küsmüşler. bir birlerine yüz vermiyorlar. ben diğerine sıcak davranırsam diye bana da yüz vermiyorlar, ikisi birden. her ikisi de diğerini daha fazla seviyor olmam ihtimali üzerine hesaplar yapıyor. işin kötü tarafı cinim sevmek ve sevmemek üzerine ne biliyorsa bizden öğrendi aslında. daha çok tekir'den... artık bu yüzden sevgi gibi insani/hayvani durumlar söz konusu olduğunda tekir'in davranışlarına bakıp o da onu taklit ediyor.

2 Nisan 2007 Pazartesi

Zaman

cinim: cumartesileri nedir?
ben: e, haftanın bir günü.
cinim: hafta?
ben: yedi günden oluşan zaman dilimi desem...
cinim: hafta, gün, zaman, dilim... hiç anlamıyorum!
ben: bizim için iki temel kategori vardır: zaman ve mekan. birisiyle süreci diğeriyle yer'i belirleriz.
cinim: bunları anlamamı bekliyorsan daha açık konuşmalısın.
ben: tamam şöyle anlatabilirim sanırım. tanrı evreni (işte bu mekan oluyor) altı ayrı birimde (bu da zaman) yarattı. daha sonra bir birim süresince dinlendi. toplam yedi birim yapar. biz bu birimlerin her birine gün diyoruz. bir gün güneşin doğumundan başlar, batışıyla devam eder ve güneşin doğmasından bir an öncesinde biter. bu günler yedi adet olunca biz ona hafta deriz...
cinim: dur, dur biraz. bu altı birim, dinlenme filan bunlara inanıyor musunuz gerçekten?
ben: eh, insanların büyük bir bölümü inanır.
cinim: ne kadar saçma şeylere inanabiliyorsunuz.
ben: ?! (dumur)
cinim: ya şu dilim dediğin şey?
ben: çok geç oldu uyuyalım mı?

31 Mart 2007 Cumartesi

Bazen Cumartesi Geceleri Uçuyor

19 Mart 2007 Pazartesi

Cinimin Elleri

cinim panayır yerleri gibi olabilir bazen. renkten renge dönüşebilir. rengarenk kurdelaların sarıldığı kocaman bir direk gibi gülümseyebilir bana. ama en çok elleriyle eğlendirir. elleriyle bana geçmişin güzel günlerinden bir albüm hazırlar ve tek kişilik bir oyun gibi sergiler. ama iki elin rol aldığı bir tek kişilik oyun...

geçen akşam yorgun, biraz üzgün, biraz da haksızlığa uğramışım gibi, kendisini zar zor merdivenlerde sürükleyen boş bir çuval gibi eve geldiğimde cinim beni kapıda karşılamadı.
hah işte dedim, zaten kimim var ki şu hayatta... doğruca banyoya gittim ellerime doldurduğum bir avuç suyu yüzüme çarpıp süzülen suları eviyeye akıtarak aynaya doğru kaldırdım gözlerimi... ki ne göreyim:
cinim aynaya gizlenmiş beni bekliyor. nedir dedim, gözleriyle otur dedi, aslında benim gözlerim onlar... kirli sepetini çekiverdim lavabonun önüne ...

ayna bir anda öyle parladı ki, banyoda ayna dışında hiçbir şey görünmez oldu. tam bir seyir odası gibiydi. 16:9 formatında bir sahneye bakıyordum artık. parlak sahneye sağdan bir el girdi. ama el dediysem öyle bildiğimiz ellerden değil, yani cininiz yoksa, el dediğimde ne anlatmak istediğimi anlamanız biraz zor. yani cinimin eli olan o şey girdi sahneye. avuç içi diyebileceğim bölgesini bana doğru kaldırdığında helezonlar içinde rengi mora çalan bir cenin çıktı ortaya. o cenin annemin karnındaki bendim. oradaki duruşuma bakılırsa doğum yakındı. annem bir eliyle karnını, karnının başıma denk gelen kısmını tutuyor, aslında tutmuyor okşuyordu. küçük küçük hareketlerle. etrafımdaki helezonik dalgalanmayı annemim bu şefkatli darbeleri yaratıyordu. annem benimle konuşuyordu. ya da ben öyle anlamak istiyordum. of şu babam ne umursamaz bir adamdı. bak yine almamıştı annemin istediği leğeni. iki üç güne kalmayacak doğacaktım. nasıl yıkanacaktım? anlamıyordu ki bu adam, ona kalsa her şey çok kolaydı. Olur, olur o da olur hanım, demekten başka bir şey bilmezdi. annem olmasaydı zor olurdu onca şey ya neyse…
annem mutlu görünüyordu. bir eli karnında diğer eli ocaktaki çorbadaki kepçede. böyle karıştırmak lazım bunu, kaynayana kadar karıştıracaksın yoksa süt kesilir. bir yandan konuşuyor, babama kızıyor, yemek tarifi veriyor, arada sırada da bir türküye ortasından başlayıp yarıda kesiveriyordu. hep aynı sıra ile: umursamaz adam, tuzunu az koy ki…, ♪ağzı fındık burnu kahve fincanı♪… sıra babama geldiğinde ses tonu azıcık sertleşiyor, tekrar etmekten bıkmadığı sözcükler daha bir bastıra bastıra dökülüyordu ağzından…

sonra sahneye diğer elin başparmağı girdi: o hoo, dedi babam, daha yemek pişecek de karnımızı doyuracağız. ay ödümü kopardın, dedi annem, e anca işte tüm gün üç çocuğu okula gönder, temizlik yap, şu halimle anca yetişiyorum… hizmetçi tutayım ben sultanıma, dedi babam. tek eliyle anneme sarılarak, daha doğrusu elini annemin karnındaki elinin üstüne koyarak. bir de kulağının altına bir öpücük kondurarak. annem biraz şaşırmış, biraz da utanmış gibiydi. bu beklenmedik manevradan memnun olmuştu. ama çabuk toparladı kendisini, aman in sırtımdan, canım çıktı zaten. bak hala almadın bir leğen. amaan dedi babam, leğen yoksa bulaşık kabında yıkarız biz de, bir de senin gibi kara olursa basarız çamaşır suyunu… aman git başımdan allah aşkına dedi annem, babamın diğer elindeki küçücük plastik küveti göremiyordu. babam mavi küveti annemin başına şapka yaptı. kafasındakinin ne olduğunu anlayamayan annem, dur dur, ne o, ne koydun kafama? diye babama doğru döndü ve iki eliyle leğenden şapkasını tutup gözlerinin hizasına getirdi. aaa diye bir çığlık attı. bir yandan çok mutlu olmuş diğer yandan da sabahtan beri babamı bana çekiştirdiği için belli belirsiz bir utanç içinde gibiydi. ama yine çabuk toparlandı, eh bu kadar kolay işte, niye kırk kere söylettin ki? bak ne güzel almışsın, delik olmasın bu iyice baktın mı sağına soluna… artık bundan sonrası annemin hem mutluluğunu hem de suçluluk duygusunu bastırmak için kurduğu uzun uzun cümlelerdi. babam sadece gülerek dinliyordu annemi…
sonra birlikte, biraz da birbirlerine fazlaca yaklaşarak, leğen sağlam mı diye bir kalite kontrolüne giriştiler. arada sırada annem kıkırdıyor, yapma ama aaa, diyordu. sonra annem ve ben olan cinimin elinden üç parmak daha girdi mutfağa gelecekteki kardeşlerimi gördüm. onların hiç görmediğim çocuk hallerine baktım, gözlerine, ellerine, ağızlarına… babam, abimi yakalayıp havaya atıp tutarken annem, ay düşüreceksin çocuğu diye çırpınıyordu. ablalarım, annemin eteğine yapışmış gülerek izliyorlardı bu lunaparkvari eğlenceyi. her şey bu kadar eğlence içinde sürecek sanırken cinim diğer elinin serçe parmağıyla ocakta kaynamaya yüz tutmuş çorbaya bir tutam pembe toz karıştırdığını gördüm, bunu yaparken bana da bir göz kırpmayı ihmal etmedi. tozu içine emen çorba tüm ailenin mutluluk resminde yer almak istercesine kabararak tencerenin iki katına ulaştı, tepe noktasına geldiğinde artık yer çekimine yenik düşerek tencereyi de içine alacak biçimde ocak sathına yığıldı. “cooofffff” diye bir ses çıktı, herkes yerinden sıçramıştı bu sesle, ama hepimizi asıl zıplatan annemin çığlığı ve arkasından gelen çorbamı taşırdınız, sabahtan beri karıştır karıştır canım çıktı, bak gördünüz mü şimdi, hadi bakalım ne yiyeceksiniz, çıkın dışarı, çıkııın diye devam eden dırdırları oldu. babam ve kardeşlerim kahkahalar atarak koşuşturarak mutfaktan kaçtılar. ben annemle kaldım…

cinim iki elini kavuşturdu, parlaklığı azalttı. göz göze geldik. cinimin gözlerinde annemin elini yine başımda hissettim. cinimin bana hazırladığı bu akşamı muhteşem bir finalle kapatacağından emindim. o akşam mavi leğende uyuyacağımı biliyordum.

15 Mart 2007 Perşembe

Biz Uyuruz Kent Düşünür

13 Mart 2007 Salı

Cinimin Cinsiyet Halleri



dün cinime ithaf ettiğim şiir, gece boyunca aramızda koyu bir sohbete neden oldu.
cinim bana, cin diye seslendiğim şeyin kendisi olup olmadığını sordu. evet, sensin tabi ki dedim. bana benim cin olup olmadığımı sordu. yıllardır birlikteyiz, ilk kez böyle bir soru sorduğunu duyuyorum. şaşırdığımı belli etmemeye çalıştım ama ne mümkün! bir şeyi belli etmeden durumu idare etmek sadece biz insanlar arasında olabilecek bir durum. bir cinden hiçbir halinizi gizleyemezsiniz.

benim cin olmadığımı, insan olduğumu anlatmaya çalıştım. saçma, dedi. aramızda ne fark vardı ki? ona uzun uzun benim şu dünyevi bedenimin, varlığını varsaydığımız ruhumla giriştiği mücadeleleri, bedenim yok olduğunda ruhumun başına neler gelebileceğini bilmediğimi anlatmaya çalıştım. öte yandan kendisinin nasıl farklı olduğunu, ruh-beden karmaşası yaşamadığını, yeteneklerinin onda birinin bile bende bulunmayışının nedenlerini anlatmaya çalıştım. çok zor oldu. ama anlamış gibi göründü. farklı olmamızın ona olan sevgimi etkileyip etkilemediğini sordu. yine beyhude bir çabayla şaşkınlığımı gizlemeye çalışarak, hayır dedim. ben seni böyle ve hatta bunun için seviyorum dedim. kolay olmadı ama nihayet büyük oranda anlaştık.

işin en zor kısmını halletim sanıyordum ki, peri nedir diye sordu. haydaa diyecek oldum, diyecek olmamla birlikte demiş de oldum aslında. peri de bir cindir ama dişidir, deyiverdim. dişi de ne, diye sorduğunda artık kendimi okuma yazma bilmeyen bir insanın paris metrosundaki çaresizliğine kaptırdım. cinsiyet, dedim yeryüzündeki canlıların büyük bir bölümünde ayırt edici bir özelliktir. bazı canlılar cinsiyetsiz olabilir ya da çift cinsiyetli olabilir; ama canlıların büyük bir bölümü erkek ya da dişi olarak ikiye ayrılır. tabi sonra burada yazmaya gerek olmayacak biçimde erkek ve dişi canlıların fizyolojik, psikolojik (varsa böyle bir ayrım) söz ettim.

gelmesinden korktuğum soru gecikmedi, peki ben dişi miyim erkek miyim? duraksamış olmamdan ikimiz de anladık ki, bu soruyu daha önce kendime hiç sormamıştım. bilmiyorum, dedim. ama bunun yanıtını senin vermen gerekecek. erkek misin dişi misin? anlattıklarına bakılırsa ne oyum ne de bu, dedi. ama hem ondanım biraz hem de bundan. aslında, dedim pek çoğumuz öyleyiz. gülüştük bunun üzerine. bu konuyu tekir'le konuşmasını önerdim. öyle ya bir kedi benden daha yalın ve daha özde kavramış olabilirdi bu cinsiyet hallerini.

uykusuz bir gecenin ardından sabah oldu ve ben işe gitmek üzere hazırlanmaya başladım. ortalarda görünmüyordu. tam kapıdan çıkacakken masa örtüsünü kendisine etek yapmış çıktı karşıma, akşama geç kalma semizotu pişireceğim, dediğinde ikimiz de gülmekten yerlere yapıştık. karnıma kramplar girdi. tekir'le konuşmadan bu konuda bir seçim yapmamasını rica ettim kendisinden. sesini kalınlaştırarak beynimin içinde şöyle uğuldadı, erkek adamın erkek cini olur di mi?

kendimi kapıdan dışarı zor attım. böyle devam ederse ne işe gidebilecektim ne de karnıma giren krampları durdurabilecektim...

12 Mart 2007 Pazartesi

Deniz

bu şiire bir web sayfasında rastladım. çağdaş iran şiiri'nden bir örnek. asıl şiirin orijinal dilinde yayınlandığı web sitesi çekti dikkatimi: www.jenopari.com ; yani cin ve peri...

bu alıntı şiiri cinime ithaf etmek istiyorum.

Deniz

getirdi su
suretini senin
kendisiyle
buraya kadar,
döktü
denize.

ağ atıyorum
yakalamak için
seni
sudan
denizden.

çekiyorum
senden başka
ne varsa
suda,
denizde.

Pedram Rasekhi
çeviren: m. bülent kılıç

9 Mart 2007 Cuma

Monolog

8 Mart 2007 Perşembe

Çay Kaşıkları Şıngırdayacak Boş Bardaklarda

dün cinim okumuş yazdıklarımı. aynasını aradı tüm gece yüzümde... bende ayna yok dedim, ben senin aynanım, dedim. pek inanmadı sözüme. bir ara küstü. biraz uyudu, sonra alıp gölgesini çıkıp dolaştı biraz. evet cinlerin de gölgesi olur. cinlerin gölgesi duvara, tahtaya, gece lambasında yatağa düşmez. gölgeler havada asılı kalır cinlerde... belli bir açıyla, belli bir zamanda bakarsanız görebilirsiniz. pek çoğunuz bu gölgeleri bir yansıma sanabilirsiniz. ama değildir. cininiz oralarda bir yerlerde size bakıyordur, sizde kendisine bakıyordur...

ayna, dedim cinimle aram bozuldu. oysa zekidir, akıllıdır, her zaman birinci anlamıyla anlamaz söylenenleri. ardındaki anlamı arar, duruma denk düşen en uygun olanını seçer. ama bu sefer böyle olmadı. ayna aradı yüzümde. bulamayınca kırıldı biraz. sözcüklerim yetmedi ona: ayna bir cini yetinmesiz yapabiliyormuş demek.

sonra ben uyudum. sabaha karşı geldi. kokusuz ve ağırlıksız olduğu için gölgesinden anlıyorum neler yapmış olduğunu. parkın kedileriyle dolanmış belli. parkın kedilerine sarılmış. tekir'e senin aynan var mı, diye sormuş, bu da çok belli. tekirle anlaşamamışlar. daha çok üzülmüş.

geldi, gölgesini altına aldı, kendisini ters yüz ederek boş bir yastık kılıfı gibi gidip gardrop kapağına serildi. sabah uyandığımda yoktu. bir süre böyle olacak sanırım. zamanla o da sıkılacak bu ağır duygusallıktan. yine şımarmaya, konuklarım evdeyken ışıkları yakıp söndürmeye, çay kaşıklarını boş bardaklarda şıngırdatmaya başlayacak. eski günlere döneceğiz eminim.

bunu biraz da tekir'in bırakmış olduğu kokudan çıkarıyorum.

7 Mart 2007 Çarşamba

Cini Aynada Görmek

Cin size bakar. Siz cine bakarsınız... Aslında cin sizde kendisine bakar. Ona bir ayna tutarsanız, cin artık size bakıyordur. Böyledir bu... İnanın.

Bu blogda günlük hayattaki çağrışımlarımı yazmayı düşünüyorum. Cinim de okuyor beni...